ALEVÎLİK VE TÜRKLÜK İLE OLAN İLİŞKİSİ

 

ANASAYFA  -  FOTOĞRAFLARIM  -  YAZILARIM  -  KİTAP YORUMLARI  -   ÖZGEÇMİŞİM - ZİYARETÇİ DEFTERİ  - BAĞLANTILAR

Kutlu Altay KOCAOVA

            Alevîlik, son dönemde Türkiye’de birçok açıdan tartışılan bir kavram. İslâm dîninin bir parçası olmakla berâber birçok kişi, Alevîliği olduğundan farklı bir yapıya büründürmeye çalışmaktadır. Alevîliği, İslâm dışı gören ba’zı Sünnî gruplarla berâber kendini Alevîliğin içinde gören ya da yönlendirmeye çalışan ba’zı gruplar, Alevîliği İslâm dışında görmekte ve bu şekilde göstermeye çalışmaktadır.

            Bununla berâber Alevîliği, bir Türk inanç yapısı olarak ya da Türklüğün aslı gibi göstermek isteyen gruplarda bulunmaktadır. Bununla berâber ilk cevâblamamız gereken soru, Alevîliğin anlamı ve temellerinin ne olduğudur. Ardından Türklerin Müslümânlaşmasını iyi bilmek gerekir. Bunu değerlendirirken, genel olarak dört konu başlığı altında inceleyeceğim.

1.      Alevîliğin temelleri

2.      Türklerin Müslümânlaşması

3.      Türkler arasında Alevîliğin ortaya çıkışı

4.      Türklük ve Alevîlik ilişkisi

·         Alevîliğin Temelleri

            Alevîlik, bilindiği üzere “Ali yanlısı” anlamına gelir. Ancak burada yanlısı olmak durumu, daha çok “halîfelik” meselesi ile ilgilidir ve Hazretî Muhammed’in ölümünden sonra hilâfetin Hazretî Ali’nin hakkı olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Şiâ ya da Şiîlik olarak adlandırılan bu siyâsî mezheb, Alevîliğin temeli olarak nitelendirilebilir. Geçen zamânla berâber “Bâtınî” akımların ortaya çıkması ile berâber Alevîlik, “Bâtınî Şiîlik” hâline almıştır. Heterodoksluk olarak da nitelenen Bâtınîlik, 7. Yüzyılda ortaya çıkmış ve 9. yüzyıldan i’tibâren İslâm dünyâsında yayılmaya başlamıştır. Daha çok Şiî bölgeler üzerinde etkili olmuştur.

            Bâtınî, Arabça bir kelîmedir ve “gizli” anlamına gelir. Burada Kur’an-ı Kerîm’in “gizli” anlamları kastedilmektedir. Bâtınî mezheb ve gruplara göre, Kur’an’ın bâtınî ma’nâlarını ancak “kutsal imâmlar[1]” ile onların bildirdiği kişiler bilebilir ve bunu öğrenen kişiler için Kur’an’daki farzlar, farz olmaktan; haramlar haram olmaktan çıkar. Fâtımiyye, Karmâtiyye, İbâhiyye, Sabbâhiyye, Hûrremiyye ve benzeri birçok Bâtınî Şiî akımın Alevîliğin temellerini oluşturduğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz. Zâten Türkiye’deki Alevî araştırmacıların önemli isimlerinden biri olan İsmâil Kaygusuz gibi isimler, bu gibi Bâtınî grupları, Alevî olarak nitelemektedir. Her ne kadar İsmâil Kaygusuz, birçok konuda anakronizm sergilese de, konu hakkındaki fikirleri Alevîliğin temeli konusunda önemlidir. “Şeyh Sâfi ve Şeyh Sadreddin” başlıklı makâlesinde şöyle demektedir:[2]

“Oysa bölgede çıkıp yoğunlaşmış 9. yüzyılın başlarından itibaren 20 yıl süren Mazdek-Müslimeye kökenli Babek-Hurremi Alevi halk hareketleri, arkasından bazı Karmati ve Fatımi İsmaili topluluklarının yerleşmesi ve sürekli propagandaları;  Daylam ve Tabaristan’da kurulmuş Zeydi Alevi devletinin 11. yy'a kadar buralara yayılan hakimiyeti...”

Kendisi o dönemde kurulan küçük Şiî devletleri de Alevî saymakla berâber, bu konudaki tavrı, yanlış değildir. Zîrâ o dönemdeki kaynakların birçoğunda Alevîlik, genel olarak Şiîlik ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Meselâ Selçuklu devri târîhçilerinden İbn’ül Esîr, “El Kâmil fi’t Târîh” adlı eserinde “Hicretin İki Yüzüncü (M. 815-816) Yılı Olayları” başlığı altında Kûfeli Alevîlerin isyânını, savaşlarını ve Mekke’yi işgâl etmelerini anlatır.

Bu arada 9. yüzyılın sonlarına doğru Irak ve Bahreyn bölgesinde ortaya çıkan Karmâtî hareketi, bu noktada çok büyük bir öneme sâhibdir. Bedevî Arabların bir kısmı ile Hûrremî Balbek’in öldürülmesinden sonra dağılan Fars ve Kürd Hûrremî unsurların katılması ile bir ânda önemli bir güce sâhib oldular. Genel olarak yağmacılık ile geçinen bu gruplar, Irak bölgesinde güvenliği ortadan kaldırdılar. Özellikle 930 yılında gerçekleştirdikleri ünlü Mekke baskını, İslâm dünyâsı üzerinde çok etkili olmuştur. Ancak ilk olarak Irak’taki Karmâtîler ortadan kaldırılmıştır. Selçuklu Türkleri ise Karmâtîlerin, Bahreyn’deki kolunu ezmiş ve itaât altına almıştır.

Bâtınî hareketler, özellikle Abbâsî hilâfeti döneminde büyük bir hızla yayılmış ve çok etkili olmuştur. Bu dönemde Karmâtîyye, Zeydiyye ve Büveyhî gibi hareketler, devletçik hâlinde örgütlenirken, aynı zamânda Fâtımîler gibi büyük bir sultanlığa da sâhib olmuşlardır. Hattâ Fâtımîler, 909 yılında Sultân Ubeydullah el Mehdî Billah döneminde hâlifelik i’lân ettiler. Fâtımîler döneminde oldukça yayılan Bâtınîlik, Selçuklu Türkleri’nin engeli ile karşılaştı. Ancak bu dönemde Fâtımî İsmâiliyye inancından doğan ve Alamut kalesindeki Hasan Sabbah ile özdeşleşen Haşhâşîlik hareketi, eylemleri ile başta Selçuklu coğrafyası olmak üzere İslâm coğrafyasının genelinde ciddî bir etki yarattılar. Bu hareket, Moğollar tarafından ezildikten sonra yer altına çekildi. Şâh İsmâil Hat’aî’nin kurduğu Sâfevî hânedânına kadar yer altında kalmaya devâm etti.

Bu açıdan bakıldığında, 7. yüzyılda doğan, 9. yüzyılda gelişen ve 13. yüzyılda târîhinin en büyük darbesini yiyen Bâtınîlik, Alevîliğin temelidir.  

·         Türklerin Müslümânlaşması

Türklerin Müslümânlaşması üzerine çeşitli iddiâlar mevcûddur. Bu konuda sayısız kitâb ve makâle yazılmıştır. Kimine göre Türkler, kendi istekleriyle Müslümân olmuştur. Kimine göre Arablar tarafından kılıç zoru ile Müslümân yapılmışlardır[3]. Bu iki iddiâ, bir takım doğrular barındırmakla berâber genel olarak yanlıştır. Türklerin Müslümânlaşma sürecini, yedi basamakta incelemek gerekir.

1.      Rakîb ve düşmân boylara karşı üstünlük elde etmek isteyen ba’zı Türk boylarının, stratejik olarak Müslümân olmaları.

Müslümânlığı seçen ilk Türk boyları, bunu stratejik olarak yapmıştır. Böylece başta Abbâsî hilâfeti olmak üzere birçok Müslümân devletin desteğini almak istemişlerdir. Bu amaçla 922 yılında İtil Bulgar Hanlığı, Almuş Han döneminde İslâmiyet’i “resmî devlet dîni” olarak kabûl etti. Böylece İslâm’ı ilk kabûl eden Türk yönetimi oldu. Burada dikkât çeken nokta şudur. İtil Bulgarları, 9. yüzyılda Müslümânlaşmaya başladılar. Bu arada Bulgar hanlarından da İslâm’ı benimseyenler oldu. Câmiler, mektebler inşaâ edildi. Ancak resmî devlet dîni olarak kabûl edilmesi 922 yılını buldu. Bilindiği üzere İtil Bulgarları’nı Karahanlılar tâkib etti.

İtil Bulgar ve Karahanlıların dışında herhangi bir devlet yönetimine sâhib olmayan birçok Türk boyu da, bu dönemde, rakîb ve düşmân olduğu boylara karşı destek bulabilmek için Müslümân olmuştur. Bununla berâber destek bulmak için Müslümân olan bu Türk boylarının, çok kısa süre sonra samimî Müslümânlar hâline geldiği görülmektedir.

2.      Arabların yönetimine giren bölgelerde yaşayan ba’zı Türk boylarının, Müslümân olmayanlardan alınan harac ve cizye gibi vergilerden dolayı Müslümân olmaları.

Türklerle Arabların karşılaşması, ilk olarak ikinci hâlife Hz. Ömer döneminde olmuştu. Bu dönemdeki kısa süreli çarpışmalar, Emevî hilâfeti döneminde uzun süreli savaşlara, işgâllere ve katlîamlara dönüşmüştü. Arabların Mâverâünnehr bölgesini ele geçirmelerinden sonraki dönemde işgâl ve katlîamlarla berâber Türkleri zorlayan bir diğer husus, vergi meselesi idi. Zîrâ Müslümân olmayanlardan alınan harâc ve cizye, Müslümânlardan alınan öşür ve zekâta göre oldukça yüksekti. Harâc[4], harâc-ı mukâseme ve harâc-ı muvazzaf olarak ikiye ayrılırdı. Harâc-ı mukâseme ile Müslümân olmayanların ektikleri ürünlerin, her hasattan sonra 1/2, 1/3, 1/4, 1/5, 1/10 gibi çeşitli oranlarda alınırdı. Bu oran, arâzinin verimi ve çiftçinin mâl varlığına göre belirlenirdi. Cizye ise Müslümân olmayanların ödedikleri ve İslâm devleti’nin koruması altında yaşamaları için her yıl ödedikleri bir vergi idi. Bu vergi, bizzât Kur’an-ı Kerîm’de belirtilmiştir[5]. Bununla berâber söz konusu İslâm âlimlerinin bir kısmı, âyette “kitâp verilenler” ifâdesinden dolayı, sâdece Hristiyan, Yahûdî ve Mecûsîlerden alınabileceğini söylerken (İmâm Şafiî, İmâm Ebû Hânife gibi), bir kısmı ise “Allah’a ve âhiret gününe inanmayan” ifâdesinden dolayı da bütün gayrî Müslimler için olduğunu söyler (İmâm Mâlik, İbn’ül Cehm gibi). Bununla berâber uygulamada görünen, genel olarak Müslümân olmayanların tümünden alındığı şeklindedir. Ancak burada şöyle bir fark bulunur. Hristiyan ve Yahûdîler, ibâdetleri yapabilirken, diğerlerinin bu imkânı yoktur. Ayrıca cizye mikdârı, yöneticiler tarafından gayrî Müslim fazla zorlamayacak kadar belirlenebilen, değişken bir mikdârdır. Bu arada harâcda olduğu gibi kişinin zenginliği ve bölgenin verimliliği, cizye mikdârını değiştirmektedir. Buna karşılık Müslümânlardan alınan vergi, öşürdür ve yıllık hasadın 1/10’u vergi olarak alınır. Bu konuda İmâm-ı Âzâm Ebû Hânife’nin görüşü, vergisi alınacak ürünün, doğal ortamında bir yıl boyunca bozulmadan saklanabilmesi gerektiğidir. Müslümânlardan alınan bir diğer vergi ise zekâttır. Mâlûm olduğu üzere zekât, İslâm’ın en önemli ibâdetleri arasında yer alır ve belli bir gelirin üzerinde olanların, yıllık gelirlerinin 1/40’ını vermeleri gerekir.

Görüldüğü gibi Müslümân olmayanların ödedikleri vergiler, çok daha ağırdır. Devletin aslî sâhibi olmadıkları için cân, mal ve dînlerini korumak için daha ağır bir verginin altında yer alırlar. İşte bu sebeble, özellikle Mâveânünnehr bölgesi ile daha aşağı kesimlerde yaşayan ve çiftçilik ile uğraşan bir çok Türk boyu, İslâm’a geçmiştir. 

3.      Emevîler döneminde zulümden korkan ba’zı Türk boylarının Müslümân olmaları.

Emevî ve özellikle Irak vâlisi “zâlim” nâmlı Haccâc ile onun emrindeki Horasân vâlisi Kuteybe bin Müslim dönemi, hem Türkistan, hem de bölge Türklüğü açısından çok kanlı ve zulüm dolu bir şekilde geçmiştir. Ondan öncede Türkler ile Arablar arasında çeşitli savaşlar olsa da, bu denlisi aslâ olmamıştır.

Türkler ile Arabların ilk karşılaşması, ikinci hâlife Hazretî Ömer döneminde yaşanmıştır[6]. İbn’ül Esîr’in ünlü eseri “El Kâmil fi’t Târîh”te, Îrân’daki Sâsânîler ile yapılan ünlü Kadîsiye Savaşı’ndan sonra Arabların, ba’zı Türkleri esîr ettiği bilinmektedir. Sâsânî Fars hükümdârı 3. Yezdigird döneminde yapılan bu savaşta ele geçirilen Türk esîrler karşısında Arabların çok şaşırdığı ayrıca, Bizans İmparatoru ve Batı Göktürk Kağanı (eserde “Türk hakanı” olarak geçmektedir.) tarafından hükümdâra gönderilen hediyelerin dikkât çekici olduğu belirtilmektedir.

Dolaylı olarak gerçekleşen bu ilk karşılaşmanın ardından yine Hz. Ömer döneminde Îrân’ın fethedilmesi sürecinde Sâsânîler, Türk kağanından yardım istemişler ve bir Türk ordusu, Sâsânîlere destek için gelmiştir. Ancak İbn’ül Esîr’e göre çok küçük çaplı bir çatışmanın ötesine geçmeden Türkler, geri dönmüştür.[7]

Bununla berâber Îrân’ın fethinden sonra artık Türkler ile Arablar, doğrudan karşı karşıya gelmeye ve savaşmaya başlamışlardır. Bu konuda İbn’ül Esir, söz konusu eserinin “Türk İllerine Yapılan Gazâlar”[8] başlıklı bölümde şunları yazmaktadır.

“Hz. Ömer'in Abdurrahman b. Rabîa'ya Türk illerine gaza yapmasını emretmesi üzerine Abdurrahmân, Bâbu'l-ebvâb'dan çıkıp Türk illerine doğru yola koyulmuştu. Onun bu sefere çıktığını gören Şehriyâr, Abdurrahmân'a: «Ne yapmak istiyorsun?» diye sorunca, Abdurrahmân: «Belencer ve Türk illerinin fethini diliyorum» diye cevap vermişti. Şehriyâr: «Onların Bâbu'l-ebvâb'ın dışında bizi karşılamalarına ve şehrin dışında bir yerde çarpışmamıza gönlümüz pek razı olmaz» deyince, Abdurrahmân ona, şöyle karşılık vermişti: «Bizim ise onlarla kendi illerinde, bulundukları yerlerde gaza etmeden ve onlarla orada çarpışmadan gönlümüz razı olmaz. Vallahi Emîrü'l-mü'minin bize izin verdiği takdirde aramızda öyle insanlar vardır ki onlara ileriye gitmek üzere izin verildiği takdirde ta Rum illerine varabilirler. Şehriyâr: «Kimdir onlar?» diye sorunca Abdur­rahmân: «Onlar Rasûlullah (s.)'ın, kendisiyle sohbet etmiş yakın arkadaşlarıdır. İşte o insanlar cihad işine büyük bir niyet ve samimiyetle girmişlerdir. Onların bu halleri başarı elde ettikleri sürece devam edecek ve bu inançları devam ettikçe onları kimse yenemeyecek, onların bu hallerini değiştiremeyecektir» demişti. Müslümanlar Hz. Ömer zamanında Belencer üzerine bir gaza yapmış ve bu arada şöyle demişlerdi: «Biz, böyle bir fethe cesaret ederken önümüzde meleklerle birlikte Abdurrahmân'ın düşman üzerine yürüyüp onları ölümle korkuttuklarını gördüğümüzden dolayı bu işe cesaret ettik. Gerçekten düşman sürekli olarak kaçıp kalesine sığınmıştı. Arkasından Abdurrahmân'ın ganimetlerle ve zaferle geri döndüğünü ve onun beyaz atının tâ Belencer'den yüz fersah öteye kadar vardığını, geri döndüklerinde onlardan bir tek kişinin bile şehit edilmediğini görmüştük.

Aynı şekilde Abdurrahmân, Hz. Osman zamanında da daha önce olduğu gibi birçok zaferler elde etmiş ve birçok gazalar yapmıştı. Onun bu başarıları, Hz. Osman'ın gerçekten İslam üzere olan Küfe ehlinin, valilerinin değiştirilmesiyle bir sürü fitne ve fesada uğramalarına kadar sürmüştü. Abdurrahman b. Rabia, Türk illerine doğru birçok akınlar yapmış bulunuyordu. Bu arada Türkler de büyük bir ordu hazırlayıp öfke ve gazapla intikam almak üzere müslümanlar üzerine gelmiş ve onlardan bir atlı müslümanlara doğru bir ok atıp bir askeri şehit etmişti. Onun emrinde bulunan arkadaşları da birden kaçmaya başlamış, bu arada son derece şiddetli çarpışmalar olmuştu.”

Hz. Ömer döneminde, hicrî 22, milâdî 642-643 yılların yapılan bu savaşın ardından, bu sefer üçüncü halîfe Hz. Osmân zamânında da savaşlar olmuştur. Bu savaşların en önemlisi, Belencer Savaşı’dır. İbn’ül Esîr, bu savaşta Türklerle Hazarların birlikte olduğunu söyler. Türk derken, kastı şüphesiz (Batı) Kök Türklerdir. Hicrî 32, milâdî 652-653 yıllarında[9] kuzey Kafkasya’daki Belencer’de yapılan bu savaşta Türkler, Arabları bozguna uğratmış ve Arab ordularının komutanı Abdûrrahman savaş meydânında ölmüştür. Bu savaşta Türklerin, klasik taktikleri olan Turân taktiğini uyguladıkları kaynaklarda yer almaktadır. Arab komutanı Abdûrrahman’ın ölmesinden sonra Hazarlar, ona büyük saygı gösterdiler. Hattâ cesedini büyük bir özenle koruyup, sakladılar. Onun için yaptıkları mezâr, bir nevî tapınak işlevi gördü. Yağmur duâsına çıkacakları zamân ya da herhangi bir savaş öncesi, düşmânlarını yenmek için mezârının başına gelip, ona duâ ederlerdi.[10]

Hz. Osmân döneminde yapılan bu savaşın ardından Emevî hilâfetine kadar Türk-Arab çatışması yaşanmamıştır. Ancak bu noktada, Emevî öncesi çatışmalarla, Emevî dönemindekileri birbirinden ayırmak gerekir. Zîrâ ilk dönemdeki çatışmalar, küçük çaplı (Belencer Savaşı hâric) meydâna gelmiştir. Bununla birlikte bu dönemde sivil Türklere karşı bir katlîam gerçekleşmemiştir.

Emevî hilâfeti döneminde ilk çatışmalar, 1. Muâviye döneminde Merv vâlisi El Hakem bin Amr ile yanındaki isimlerden Mühelleb’in Ceyhun ırmağı kıyısına sefere çıkmaları ile başlamıştır. İbn’ül Esîr’in yazdıklarına göre[11] Hakem bin Amr, bu sefer sırasında çevresindeki bütün yollar ve dağlar, Türkler tarafından tutulduğu için sıkışmışlar, ancak ele geçirilen bir Türk esîrin yol göstermesi ile kurtulmuşlardır.

Sonraki süreçte 682-683 yıllarında Herât yakınlarında bir Türk ordusu ile Arablar arasında yaşanan başka bir savaş daha dikkât çekmektedir. Emevî döneminde yapılan bu savaşların şiddeti, yıllar geçtikçe artmaktadır. Bu dönemden en büyük savaş, hicrî 79, milâdî 698-699 târîhlerinde Sicistân bölgesinde yaşanmıştır[12]. Hâlife Abdûlmelik döneminde Haccâc tarafından Sicistân vâliliğine atanan Ubeydullah bin Ebî Bekre, bir süre beklemenin ardından kendilerine bağlı olan ve harâc ödemekle yükümlü olan Türk hükümdârı Rutbil’in üzerine sefere çıktı. Bu seferin sonunda Rutbil, 700 bin dirhem[13] [14] para ödemeyi kabûl etti.

Bu dönem, hem Kafkasya, hem Türkistan, Türk-Arab savaşları açısından kesintisiz savaş dönemi olarak nitelenebilir. Bir yandan Arab komutan ve vâlilerin, Türkistan’da yaptıkları akınlar ve katlîamlar ile Kafkasya’da yaptıkları akınlar; bir yanda ise Hazarların güneye doğru yaptıkları akınlar.

Haccâc’ın bölgeye Kuteybe bin Müslim’i ataması ile berâber mücâdele ve savaşın seyri de değişmiştir. 706 yılında Beykent Savaşı, 707 yılında Numeşkes ve Râmisene Savaşları, 708 yılında Buhârâ’nın işgâli[15], 714 yılında Kaşgar’ın alınması, 716 ve 717 yıllarında Cürrân ve Tâberistân Savaşları, aynı yıl Cürcân’ın işgâli, Kuteybe bin Müslim ve 715 yılında yerine vâli olan Yezid bin Mühelleb döneminde gerçekleştirilmiştir. İbn’ül Esîr, Cürcân’ın ikinci defâ işgalinden önce Yezid bin Mühelleb’in şöyle dediğini yazar.

"Eğer onları yenersem, kanlarıyla değirmen döndürüp o öğütülen undan yemedikçe kılıcı bırakmayacağım."[16] 

Bununla berâber Türkistân’ın dışında Kafkasya’da da çok kanlı savaşlar olmuştur. Hattâ denilebilir ki, Türkler ile Arablar arasında yaşanan en sert ve şiddetli savaşlar, Hazar-Arab savaşlarıdır. Ba’zen Arab orduları, Kafkas Dağları’nı aşmış ve büyük bir istilâya girişmiştir. Ba’zen ise Hazar Türk orduları, Kafkas Dağları’nı aşmış, Âzerbaycan ve Doğu Anadolu bölgelerini istilâ etmişlerdir. Ancak 737 yılında Arabların bölgedeki vâlisi Mervân komutasındaki çok büyük bir Arab ordusu, sefere çıkmış ve çok sayıda Hazar şehrini ele geçirmiştir. Bu arada Hazarların başkenti bile Arabların eline geçmişti. Bu târîhte Hazar kağanı ve âilesi, bütünüyle Müslümân olmuştu. Hazarlar, ancak bu şekilde kurtulmuşlardı. Gerçi Emevîlerin, çıkan Abbâsî isyânı ile uğraşmalarından sonra Hazarlar, İslâm’ı terk etmiştir. Ancak bir süre savaş olmamıştır. Emevî hilâfetinin devrilip, yerine Abbâsî hilâfetinin kurulması ile Türkistân’da Türk-Arab savaşları bitmiş, yerini ortaklık almıştır. Ancak Kafkasya’da Türk-Arab savaşları bir süre daha devâm etmiştir. Ancak Hazarların karşısında bu sefer Arab komutanlar değil, Türk komutanlar görülmeye başlanmıştır.

Görüldüğü üzere Emevî dönemi, Türkler için sürekli savaş ve zamân zamân katlîam dönemi olmuştur. Bu yüzden Emevî işgâline uğrayan bölgelerdeki birçok Türk boyu, korkudan dolayı Müslümân olmuştur. Ancak burada başta Kuteybe bin Müslim olmak üzere Arab vâlilerin, Müslümân yapma amacı güttüklerini sanmıyorum. Çünkü Müslümân olmayanlardan alınan harâc ve cizye gibi vergiler, Müslümânlardan alınan öşür ve zekâttan çok daha ağırdı. Bu yüzden devlet için çok ciddî bir gelir kaynağı idi. Bundan dolayı zorla Müslümân yapmanın ekonomik olarak, Beyt’ül Mâl denen hazîneye ciddî bir zarârı olacaktır. Ama tabiî olarak birçok boy, kurtuluş yolunu Müslümân olmakta bulduğu için toplu hâlde Müslümân olmuşlardır.

4.      Müslümân Arablarla yapılan savaşlarda esîr düşen Türk asker ve komutanlarının Müslümân olmaları ve kısa sürede makâm ve mevki elde etmeleri.

Emevî ve Abbâsî döneminde esîr edilen ba’zı Türk asker ve komutanlar, Abbâsî döneminde yükselmiş ve kısa sürede makâm ve mevki sâhibi olmuştur. İkinci Abbâsî halîfesi Mansûr zamânında çok sayıda Türk komutan, devlet ve orduda önemli mevkilere gelmiştir. Hattâ halîfe Hârûn Reşid’in oğullarından Mu’tasım, annesinin Türk olmasının da etkisiyle, tamâmen Türklerden oluşan özel bir birlik kurmuştu. Daha sonra halîfe Mu’tasım, Samarra’yı bir şehir hâlinde yeniden düzenleyerek, Türk askerlerine âid bir şehre dönüştürmüştü.

Bu dönemde yapılan savaş ve seferlerde, genelde Türk komutanları görüyoruz. Bu dönemde ünlü Türk komutanı Afşın, hem Bizans’a karşı, hem de Fars asıllı isyâncı Babek’e karşı çok önemli zaferler kazanmıştır ve İslâm ordusunun başkomutanı olmuştur. Bunun dışında Tolunoğlu Ahmed, Muhammed bin Toğaç gibi yarı bağımsız devletlere sâhib olan Türk komutanları da olmuştur.

Bu yetenekli Türk komutanlarının kısa sürede yükselmesi, birçok Türk boyunun dikkâtini çekmiştir. Bu yüzden de birçoğu Müslümân olmuş ve kimisi paralı asker olarak, kimisi gönüllü olarak Abbâsî ordusunda önemli görevlere gelmişlerdir.

5.      Ba’zı Müslümân derviş ve misyonerlerinin etkisinde kalan ba’zı Türk boylarının Müslümân olmaları.

Türk - Arab savaşlarının bitmesinden sonra çok sayıda Arab ve Fars dervişinin, Türkistân’da dolaşması ve Türklere, İslâm’ı anlatması da, Türklerin Müslümânlaşmasında etkili olmuştur. Bu konuda en bilinen isim, Hoca Ahmed Yesevî’nin de hocası olan ve Nakş-ı Bendî târikâtının pîrleri arasında sayılan Yusûf el Hemedânî’dir. 11. ve 12. yüzyılın en ünlü mutasavvıflarından olan Hemedânî, Merv, Buhârâ, Semerkand, Herât ve bölgedeki birçok yerde dolaşmış ve irşâdda bulunmuştur. Zâten türbesi de Merv’de bulunmaktadır.

Hemedânî’nin dışında türbesi Kars’ta bulunan Ebû’l Hasan Herekânî, hem Kafkasya’da, hem Türkistân’da uzun süre dolaşmıştır. Ayrıca Fars asıllı Ebû Yezid el Bestâmî’de Türklerin Müslümân olmasına katkı sağlayan bir başka derviştir.

Yeni bir dînin kabûlü noktasında misyonerlerin rolünü inkâr etmek, büyük bir hat’a olur. Ancak burada bahsettiğimiz, Hristiyan misyonerliğinden çok farklı bir misyonerliktir. Daha ziyâde dervişlik şeklindedir.

6.      Önceden Müslümân olan Türk boylarının, Teñrici, Budist ve Nastûrî Hristiyan Türk boyları üzerlerine açtığı gazâ ve cihâd seferleri sonucunda birçok Türk boyunun Müslümân olması.

Karahanlı, Gazneli, İtil Bulgar, Selçuklu ve benzeri birçok Müslümân Türk devletinin, Müslümân olmayan Türkler üzerine gazâ ve cihâd seferleri yaptıkları bilinmektedir. Türkistan’da kurulmuş olan ve soyunu İslâm öncesi, efsânevî bir Türk hükümdârına, Alp Er Tunga’ya dayandıran Karahanlılar’ın doğu bölgelerinde Maniheist ve Budist Uygurlar üzerine, Teñrici ba’zı Türk boyları üzerine sefere çıktıkları bilinmektedir. Yine aynı şekilde Selçuklu hükümdârı ve Anadolu’nun yeni Türk vatanı olmasını sağlayan Sultân Alp Arslan Han’ın Kafkasya Seferi’nde Hristiyan Kıpçaklarla savaşları[17], Gazneliler’in Güney Türkistân ve Afganistân bölgesinde Budist ve Teñrici Türkler üzerine yaptıkları seferler, aynı şekilde İtil Bulgar Devleti’nin Musevî, Hristiyan ve Teñrici Türkler üzerine açtığı seferler, Müslümânlığı seçen Türklerin, Müslümân olmayan soydaşlarını Müslümânlaştırmaya yönelik girişimleridir. Aslında Manas Destânı’nda da bu durum çok açık bir biçimde görülmektedir. Müslümân Kırgız Türklerinin, Teñrici Kalmuk Moğollarıyla savaşları ve Manas’ın yaptıkları, uzun uzun anlatılır.[18] 

Karahanlılar ve Selçuklu idârelerinde, Türkistân bölgesinin Müslümânlaşması büyük oranda tamamlanmıştır. Ancak bu durumu tersine çeviren iki olay yaşanmıştır. İlki, Moğol kökenli Kara Kitay Hanlığı’nın büyük batı seferi ile Türkistân bölgesinin tamâmına yakınını fethetmesidir. 12. yüzyılın en önemli olaylarından biri olan bu istilâ ile Aral Gölü’ne kadar olan bütün Türkistân, Kara Kitayların hâkimiyetine girdi. Tabiî, doğal olarak bu durum, İslâm hâkimiyetinin geri çekilmesi anlamını da taşıyordu. Bu duruma son veren ise ne ilginçtir ki, Kara Kitay Hanlığı’nı yıkan Çingiz Kağan olmuştur.

İkincisi ise bütün Türkistân, Çin, Îrân, Irak, Anadolu, Kafkasya, Kıpçak eli (bugünkü Rusya), Sibirya ve Doğu Avrupa’yı ele geçiren Çingiz Han’ın Moğol Devleti dönemidir. Bu dönemde de İslâm hâkimiyeti, geri çekilmiştir. Ancak bir süre sonra Çin’deki Yuan hânedânlığı dışındaki Çağatay, İlhanlı ve Altın Ordu hanlıklarının İslâm’ı kabûlü ile İslâm hâkimiyeti, bu bölgeye çok daha güçlü ve köklü bir biçimde geri gelmiştir.  

İslâm’ın Türkler arasında yayılmasının sebebleri arasında, Müslümân Türklerin, Müslümân olmayan Türklere açtıkları dînî seferler, İslâm’ın Türkler arasında yayılmasını hızlandırmıştır.

7.      Hoca Ahmed Yesevî gibi çok sayıda Müslümân Türk dervişi ile dîn adamının ve tüccârın, etkisi ile birçok Türk boyunun Müslümân olması.

Bilindiği üzere Pîr-i Türkistân olarak bilinen Hoca Ahmed Yesevî, birçok mü’ridini İslâm’ı yaymaları için yeni fethedilmiş, çeşitli bölgelere göndermiştir. Hattâ Anadolu’da hâlâ isimleri unutulmamış olan Hacı Bektâş-ı Velî ve onun gibi birçok isim Türkistân’dan gelmiştir. Bu kişiler, geçtikleri ve gittikleri yerlerde İslâm’ı anlatmışlar ve Müslümân olmayanları İslâm’a da’vet etmişlerdir. Ancak bu yolculukların, sâdece Anadolu ile sınırlı kaldığını söylemek yanlış olur. Türkistân’ın Müslümân olmayan bölgeleri, Kafkasya, Kıpçak eli ve Balkanlar, bu yolculukların uzandığı diğer bölgelerdir.

Karahanlılar, daha çok Türkistân’ın Müslümânlaşması ile ilgilenmiştir. Aynı şekilde İtil Bulgarları da, İtil bölgesi ve genel olarak Kıpçak elinde faâliyet yürütmüştür. Bununla berâber Balkanlar bölgesinde dolaşan dervişler, genel olarak Anadolu, Kırım ve Kıpçak eli üzerinden gelmişlerdir. Bu isimlerden biri de, 13. yüzyılda yaşamış olan, Osmanlıların Balkanlarda yaptığı faâliyetlerin dışında ve çok daha önce kimliği ve kişiliği tartışmalı Sarı Saltuk, Dobruca merkez olmak üzere bütün Balkanlarda adı bilinen ve varlığı üzerinde efsâneler oluşturulan biridir. 

Dîn adamları dışında tüccârların etkisi de göz ardı etmemek gerekir. Çin’in Xian bölgesi ile İstanbul arasında uzanan İpek Yolu üzerinde gidip gelen tüccârlar ile Îrân’dan Sibirya ve İtil bölgelerine uzanan Kürk Yolu üzerinde gidip gelen tüccârlar, İslâm’ın yayılmasında pay sâhibi olmuşlardır.

Târîhî olaylar incelenirken, aslâ tek bir sebeb üzerinden hareket edilemez. Özellikle 200-300 yüz yıllık bir süreç içerisinde gerçekleşen Türklerin Müslümânlaşması, ne “Türkler kılıç zoruyla Müslümân oldu”, ne “Türkler, kendi inançlarıyla İslâm arasındaki benzerliklerden dolayı, kendi istekleriyle Müslümân oldu” gibi basit ve yanlış yorumlarla açıklanamaz. Elbette kılıç zoruyla Müslümân olan (Emevî dönemindeki Hazar kağanları gibi) Türkler vardır. Ancak bunlar bir süre sonra geri dönmüşlerdir. Elbette kendi isteği ile de Müslümân olan Türkler vardır. Ancak bu geneli açıklamak için yeterli değildir.

·         Türkler Arasında Alevîliğin Ortaya Çıkışı

Alevîliğin Türklerin Müslümânlaşmasından önce ortaya çıktığını, Alevîliğin temellerini ortaya koyarken, belirtmiştim. Bâtınî – Heterodoks Şiîliği anlamına gelen bu yapı, içinde çok sayıda alt kolla berâber Abbâsîler döneminde büyük bir yayılma alanı bulmuştu.

Türklerin bir kısmı Abbâsî İslâm orduları içerisinde yer alıp, hızla yükselmiş; bir kısmı ilk Müslümân Türk hânedânlıklarını kurmuştu. Bir kısmı da o dönemde sık sık isyân hareketleriyle kendini gösteren, bu Bâtınî hareketler içerisinde yerini almıştı.

Bunların ilki Hasan bin Zeyd’ül Alevî’nin Îrân’ın Taberistân bölgesinde başlattığı harekettir[19]. Bu hareket, bir isyân hareketi olmasa da, bir inanç hareketi idi ve hedefi Türkistân’da yayılmaktı. Bu dönemde tam kırk yıl boyunca, Türkistân’da propaganda faâliyetleri yürütüldü ve Türkistân bölgesinde önemli bir Alevî topluluk oluşturuldu. Ancak Sinbâd, Babek ve benzeri isyânlardan dolayı ilk Alevîler Türkler diyebileceğimiz bu insânlar, dağlık bölgelere çekildiler.

Sonraki dönemde Abbâsî hâlifesi Mem’un döneminde 816 yılında Fars asıllı Babek, Hûrremî isyânını başlatmıştır. Aşağı yukarı 22 yıl süren bu isyân, uzun süre bastırılamadığı gibi geniş alanlara yayılmıştır. Bu dönemde çok sayıda Türk, bizzât isyânın yönetiminde rol almış, ayrıca çok sayıda Türk boyu da, bu isyânı dâhil olmuştur.

Hûrremî mezhebi ve hareketi, Alevîliğin Türkler arasında ortaya çıkması ve yayılması sürecinde çok iyi incelenmesi gereken bir harekettir. Sâsânî Farsları’nın önemli bir isyâncısı olan ve döneminde bir komünizm uygulaması gerçekleştirmek isteyen Mazdek’in yolundan gitmek isteyen bir grup olduğunu kaynaklar belirtmektedir. Genel olarak İslâm târîhçileri, Hûrremî hareketi ve hareketin lideri Babek için kötü ifâdeler kullanırlar. Ancak çeşitli kaynaklardan görülebildiği kadarıyla Hûrremî inancı, tenâsüh (reenkarnasyon), hedonizm[20] gibi inançlara sâhibdir. Hûrremî inancına göre dünyâda zevk veren her şey, zorlama ve baskı olmadığı sürece serbesttir. Ayrıca hulûliyye inancını benimserler. Hulûliyye inancı, Tañrı’nın ya da herhangi bir peygamberin, herhangi birinin bedenine “hulûl” ettiğine (bedenine girdiğine) inanırlardı. Bu açıdan 816 yılında Hûrremî ayaklanmasını başlatan Babek’i peygamber ya da Tañrı’nın bedenlenmiş hâli olarak görürlerdi. Bununla berâber Hûrremî savaşçılarının, kızıl elbise ve kızıl başlık takmaları, daha sonra yaygınlık kazanmış ve Sâfevî târikâtında önce târikâtın, daha sonra devletin silâhlı unsurlarına “kızıl başlık” takmak zorunlu bir hâle getirilmişti.

Fars, Türk, Arab, Ermenî, Kürd ve Gürcü gibi çok sayıda ırkı bünyesinde barındıran bu isyân, 22 yıl sonra, 838 yılında bir Türk komutanı olan Afşın tarafından bastırıldı ve Afşın’ın korkusundan Hûrremî mezhebine mensûb çok sayıda kişi, çeşitli bölgelere dağıldılar.   

Bununla birlikte Türklerin, kitleler hâlinde Müslümân olmaya başlamasıyla berâber devlet kontrolünün dışında bulunan ve coğrâfî olarak dağlık bölgelerde yaşamayı tercîh eden ba’zı Türk grupları, Bâtınî Şiî İslâm inançlarını ta’kib etmeye başladılar. Şehirlerden ve ba’zı yerlerde köylerden bile kopuk olarak yaşayan bu gruplar, İslâm’ı doğrudan doğruya medrese gibi eğitim kurumlarıyla, dîn adamlarından değil; önder kabûl ettikleri ba’zı kişilerden öğrendikleri için inançlarda değişmeler baş gösterdi. Bu arada Bâtınî inançlar, zamânla etkisini daha çok gösterdi. Zîrâ yazılı kurallar yerine sözlü geleneğe dayanan bu inançlar, dağlık bölgelerde daha kolay yayılma alanı buldu.

Her isyân girişimi, sertlikle bastırılan Bâtınî-Alevî unsurlar, dağlara sığınırken, çeşitli sebeblerle dağları mesken tutan Türk boyları ya da topluluklarıyla önemli ilişkiler geliştirdiler. Anadolu dağları, Îrân dağları, Kafkas Dağları, Pamir Dağları ve Türkistân dağları, mükemmel sığınaklar hâline dönüştü. 

Bu arada Îrân’ın Deylem bölgesinde yer alan Alamut Kalesi’nde Hasan Sabbah’ın liderliğinde yaşanan olaylar, oldukça ilginçtir. Arap kökenli Hasan Sabbah’ın kurduğu bu yapının içerisinde Türk, Fars, Ermenî, Kürd, Gilânlı ve benzeri çok sayıda ırk vardı. Ancak Hasan Sabbah’tan sonra Alamut’u yöneten Kiya Buzrug Ümid, Türk kökenli idi ve Alamut’un Moğollar tarafından yıkılmasına kadar onun soyundan gelenler tarafından yönetildi.

Sonraki dönemlerde “Horasan erenleri” adıyla anılan birçok kişinin Anadolu’ya gelmesi, Anadolu’da önemli etkiler yarattı. Özellikle Hacı Bektâş-ı Velî, Âhî Evren Nâsırüddîn Mahmûd, Baba İshâk gibi isimler, çok ciddî etkiler meydâna getirdiler. Anadolu’ya yerleşen Türkmenlerin dînî ve fikrî liderliğini üzerlerine alan bu isimlerin etrâfında binlerce Türk toplandı. Özellikle peygamberlik iddiâsında bulunan Baba İshâk’ın Selçuklu döneminde Anadolu’da başlattığı ve Bâtınî özellikler taşıyan isyân, Anadolu’da çok sayıda Türkmen boyunun katılımıyla büyüdü. Bu boylar, her ne kadar Alevî – Bâtınî inanca sâhib olmasa da, yaşanan süreç, onları Alevîleştirdi.

Burada Osman Turan’ın şu sözleri önemlidir: “XIII üncü asır ortalarında peygamberlik iddiasiyle ortaya çıkan Baba İshak Resûl (V. de Beauvais’de bu isim Paperissole olmuştur), Barak Baba, Sarı-Saltuk gibi Türkmen babaları Müslüman şeyhlerinden fazla eski Şaman (Kam) ların hüviyetinde gözüküyorlardı. Bu sebeple de şehirli müslümanlarla göçebeler arasında tezat husûle gelmiş; Şamanîlik bazı Türk tarikatlerine girmiş; evvelce de mevcut olmakla beraber, müzik ve Sem⒠(raks) daha yaygın dinî bir vecd unsuru olmuştur”.[21]

Osman Turan’ın burada söylediği “Müslüman şeyhlerinden fazla eski Şaman (Kam) ların hüviyetinde gözüküyorlardı” ifâdesi önemlidir. Zîrâ yazımın, dördüncü bölümü olan “Türklük ve Alevîlik ilişkisi” başlığı altında cevâblamaya çalışacağımız soruların başında bu gelecektir. Bunun neden ve nasıl olduğunu cevâblamaya çalışacağız.

Çingiz Kağan’ın başlattığı büyük akınla berâber Türkistân’dan çok büyük Türkmen kitleleri Anadolu’ya gelmiştir. Bunların ba’zıları Türkistân Alevîleri olmakla berâber, bunlar oldukça küçük bir azınlık olarak nitelenebilir. Ancak bunlarla Îrân bölgesindeki çeşitli Şiî Bâtınî grupların Anadolu’ya gelmesi önemlidir. Özellikle Îrân ve Âzerbaycan bölgesinden Anadolu’ya doğru sürekli olarak göç hareketi yaşanmıştır. Bununla berâber Anadolu Alevîliğini en son şekillendiren Sâfevî târikâtı ve onun devlet olmasını sağlayan şeyhi Şâh İsmâil’dir.

·         Türklük ve Alevîlik İlişkisi

Son dönemlerde Alevîlik tartışmalarının bir yönü de, Alevîliğin etnik kökeni üzerinden olmaktadır. Bir inanç açısından çok yanlış bir tartışma olmakla berâber ne yazık ki, toplumun birçok kesiminde, üniversitelerde bile, tartışılan bir konu hâline dönüşmüştür.

Bunda Rıza Zelyut gibi Alevî inançlı ba’zı gazeteciler ile ba’zı milliyetçi akademisyen ve yazarların payı büyüktür. Meselâ Rıza Zelyut, bu konudaki fikirlerini sık sık tekrarlamaktadır. 20 Aralık 2007 târîhinde Tercüman gazetesinden Gülçin Günay ile yaptığı röportajda şunları söylemektedir.[22]

“Bugün Türkiye’de karşımıza çıkan Alevilik, Türk kültüründen beslenen ve Türk kültürünü temsil eden bir Alevilik’tir. Bugün Kürt Alevi var diye diyorlar ama Türkiye’de Kürt Alevi olarak bilinen kesimin yüzde 99’u Türk’tür. Bunlar, 1514’te Çaldıran Savaşı nedeniyle Anadolu’dan kopan Alevi Türkmenler’in Osmanlı baskısı nedeniyle Kürtleşmesinin sonucunda ortaya çıkmıştır.” 

Birçok kişinin tekrârladığı bu tez, ne yazık ki, hem yanlış, hem de târîhi çarpıtmadır. Öncelikle şunu ifâde etmek gerekir. Türkiye’de yaşayan ve Îrânî soyundan gelen Kürd ve Zaza Alevîlerinin yanında, Irak’ın kuzeyinde ve Îrân’ın batısında çok sayıda Kürd Alevî bulunmaktadır. Ehl-i Hak ya da Ali Allâhî olarak bilinen bu insânlar, Hz. Ali’nin Allah olduğunu inancını taşırlar, Hacı Bektâş-ı Velî’nin nefeslerini Kürdçe olarak okurlar ve ev, dergâh gibi toplanma yerlerinde “cem âyini”ni gerçekleştirirler. Türk Alevîlerinde Teñrici unsurların fazla olması gibi bunlarda da Zerdüşt unsurlar oldukça fazladır.

Bununla berâber Osmanlı – Sâfevî mücâdelesinde, genellikle Osmanlıların Alevî – Şiî Sâfevî devletine karşı Sünnî Kürdleri desteklediği söylenir ki, doğrudur. Ancak burada gözden kaçan bir husus vardır. O da benzerini Şâh İsmâil başta olmak üzere Sâfevî şâhlarının da yaptığıdır. Sâfevîler de, Sünnî Türklere karşı, Şiî Alevî Kürdleri desteklemiş ve kullanmıştır. Kürdler arasında Alevîliğin olamayacağını savunanlar, Kürdlerin Şâfiî Sünnî olduğunu söylemektedirler. Eğer bu mantık doğru olsa idi, Türklerin büyük çoğunluğu da Hanefî Sünnî’dir.

Kaldı ki, kökeni 7. yüzyıla dayanan, 9. yüzyılda gelişme gösteren ve yayılmaya başlayan bir inancın, bir millete âid olması mümkün olmadığı gibi bunu böyle göstermek, hem büyük yanlış, hem büyük bir çarpıtmadır.

Türklük, bir soy ve bu soya dayalı olan milletin adıdır. Alevîlik ise İslâm bünyesinde yer alan bir inanç şeklidir. Her ne kadar milletlerin kültürlerinde inanç, büyük etki sâhibi olsa da, “Alevîler Türk’tür” ve bunun çok daha ötesinde olan “Alevîler, gerçek Türk’tür” gibi ifâdeler, bilimsel olarak çok büyük bir yanlış; milliyet düşüncesi açısından ise Türkler arasında ayrıma yol açacak, kabûl edilemez söylemlerdir.

            Bu durumda şu söylenebilir. İyi de, Alevîliğin içerisindeki Teñrici unsurlar, ne oluyor? Ya da Osman Turan’ın dediği gibi “Müslüman şeyhlerinden fazla eski Şaman (Kam) ların hüviyetinde gözükmeleri” nasıl oluyor ve neden oluyor?

            Asıl tartışılması gereken konu budur. Burada karşımıza çıkan, Türklük ve Alevîliğin çok daha ötesinde olan apaçık bir gerçektir. Coğrafya…

            Bilindiği üzere devlet kontrolü dışında kalmak isteyen Türk boyları ile isyânları bastırılan, yenilen çeşitli Alevî inançlı grupların (Türk, Fars, Kürd, Arab) dağlara sığınmıştır. Bu durum, köyler ve özellikle şehirlerde kurulu bulunan “yerleşik İslâm (Sünnî ve Şiî) anlayışı”larından kopmalarına yol açmıştır. Bu arada Bâtınî gruplar ve dervişler, dağlara sığınan bu insânları, propaganda ile yanlarına çekmiştir.

            Coğrâfî olarak yerleşik İslâm anlayışlarının dışında kalan bu insânlar, hâliyle eski inanç ve geleneklerini sürdürebilmişlerdir. Çünkü bunu engelleyecek yasakların farkında olmadıkları gibi farkında olsalar bile bu konuda yaptırım uygulayabilecek devlet mekanizmalarının dışında kalmışlardır.

            Dolayısıyla Alevî Türklerin, eski Teñrici inançların birçoğunu devâm ettirmelerinin sebebi Alevîlik değil, yaşadıkları coğrafyadır. Son elli yıllık süreçte, köyden kente göç ile yaşananlar da, bunu göstermektedir. Şehirlere yerleşen Alevî Türkmenler, semah ve benzeri gibi birçok gelenek ve âyini devâm ettirmektedir. Ancak kafatası kültü ve Teñriciliğin doğrudan uzantısı denilebilecek birçok inanç ve gelenek, ortadan kaybolmuştur. Gerçi Çanakkale, Kahramanmaraş, Erzurûm, Kars gibi illerimizin ba’zı dağ köylerinde hâlâ yaşamaya devâm etse de[23], şehirlerde yaşayan Alevîlerde, bu inançların yok olduğu görülmektedir.

            Coğrafya ve özellikle beşerî coğrafya, insânların inançlarında ve kültürlerinde çok etkilidir. Onu yok sayarak, sunulan bütün tezler, yanlış ya da eksiktir. 

            Bununla berâber Alevî âyinlerinin ve cemlerinin Türkçe yapılması da, tartışılabilecek bir konudur. Ancak şunu söylemekte fayda var. Nusayrî olarak bilinen Arab Alevîleri, âyinlerini Arabça, Ehl-i Hak ya da Ali Allâhî olarak bilinen Kürd Alevîleri ise Kürdçe yapmaktadır. Bununla berâber Türkiye’de yaşayan ve ataları Türk iken, günümüzde artık Kürd olan birçok Alevî topluluk ise âyin ve cemleri, ataları gibi Türkçe yapmaktadır. Birçok kişi, bu ibâdetlerin Türkçe olmasından dolayı bir Türklük bilincinin olduğunu söyler. Hattâ Osmanlı dönemindeki ba’zı şâirlerin, Türklüğü hâkir gören, aşağılayan şi’rlerini örnek gösterir. Oysa, bu âyinlerin Türkçe olmasının sebebi, yine coğrafyadır. İslâm’ın temel ilkelerinden uzak olan bu insânların, ibâdetlerini Arabça yapmalarını beklemek, büyük bir çelişki olurdu. Bununla berâber Osmanlı’daki ba’zı devşirme şâirlerin Türklüğü aşağılayan şi’rlerinin yanında, aslen Türk soyundan gelen Pîr Sultân Abdal’ın[24] “Zaman” adını taşıyan ve Türklüğü aşağılayan hicvi de bulunmaktadır. Bu şi’rinde genel olarak Türklüğü aşağılamaktadır. Uzun bir şi’r olduğu için burada fikir vermesi bakımından, sâdece bir dörtlüğe yer vereceğim.[25]  Dileyenler, 1943 yılında basılan ve Abdülbaki Gölpınarlı ve Pertev Naili Boratav ikilisinin hazırladığı “Pir Sultan Abdal” adlı kitâbdan tamâmını okuyabilirler. 

Türk değil mi şu âlemin eşeği

Eşek değil belki itten aşağı

Hararlara sığmaz olur taşağı

Minnet üzerine düştüğü zaman

 Görüldüğü gibi şi’rlerin ve âyinlerin Türkçe olması, bir Türklük bilincine işâret etmemektedir. Elbette Türklük bilincine mensûb olan bir çok Alevî büyüğü vardır. Ancak bu da inançla değil, Türklük ve kişilik ile ilgilidir.

Türkler arasında birlik olabilmesi için ayrımları körüklememek gerekir. Alevî İslâm inançlı Türkler ile Sünnî İslâm inançlı Türkler arasında yanlış anlaşılmalara yol açabilecek yorumlardan uzak durmak gerekir. Eğer İslâm dîninin bir anlayışını, “gerçek Türklük” diye verirsek, bu diğer Türklere yönelik bir aşağılama olacağı gibi Sünnî İslâm inançlı Türkler üzerinde kötü sonuçlara yol açabilir.

Türkiye’de soğuk savaşın etkisi ile bir dönem yürürlüğe konan Türk-İslâm Sentezi benzeri bir Türk-Alevî Sentezi, kimseye yarârı olmayan, olması mümkün de olmayan, tehlikeli bir girişimdir. Yapılması gereken lâik bir anlayışı benimsemek ve Türkleri, sâdece Türk olarak görüp, inançlarını insânların kendisine bırakmak gerekir. Bu yapılırken, ne Alevî İslâm inançlı Türkleri, ne de Sünnî İslâm inançlı Türkleri rencide etmeden davranmak gerekir. Aksi takdirde millîyetçilik yapıyoruz diye çok tehlikeli bir yöne yönelmek, işten bile değildir.

 



[1] Burada kastedilen, Hazretî Muhammed’in soyundan gelen Şiî imâmlarıdır. Câferîliğe göre 12 imâm, İsmâilîliğe göre 7 imâm.

[2] http://www.ismailkaygusuz.com/419/550/427-427.html

[3] Aydın, Erdoğan, Nasıl Müslüman Olduk?, Kırmızı Yayınları

[4] İmâm Ebû Yusuf, Kitâb’ul Harâc, Hisar Yayınevi, 1973

[5] Tevbe Sûresi 29. Âyet. Diyânet Vakfı Meâli “Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.”  

[6] İbnü’l-Esir, İslâm Tarihi - El Kamil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları,  c.2 s.472-475.

[7] a.g.e.,  c.3 s.39-43.

[8] a.g.e.,  c.3 s.35-36.

[9] Bu savaşın yılı konusunda kaynaklar arasında tam bir uyum yoktur. Genel olarak 650-655 yılları arasındaki yıllar verilmektedir.

[10] Tereşçenko, Aleksey, Hazarlar ya da Unutulmuş Bir Halkın Tarihi Yerlerinin Durumu Hakkında Bilinenler, Piatigorsky Jacques, Sapir Jacques, Hazar İmparatorluğu VII ve XI. Yüzyıllar, s.43, Bilge Kültür Sanat Yayınları Ekim 2007

[11] a.g.e., c. 3 s. 463

[12] a.g.e., c. 4 s. 405-406

[13] Arada ihtilâf olsa da, genellikle 1 dirhem = 2,97 gram olarak kabûl edilir. Buna göre 700 bin dirhem, 2 ton 79 kilogram gümüşe eşittir.

[14] Pakalın, Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB Devlet Kitapları, 1. Fasikül,  s. 454, İstanbul, 1983

[15] Kuteybe’nin Buhârâ’yı almasından sonra şehirde, kafa avcılığı yapıldığını ve askerlere kafa toplanması emri verildiğini İbn’ül Esîr belirtir. (cilt 4, sayfa 485)

[16] İbnü’l-Esir, İslâm Tarihi - El Kamil Fi’t-Tarih Tercümesi, Bahar Yayınları, c.5, s.36-37

[17] Ahmed bin Mahmûd, Selçuknâme, Tercüman Yayınları, 1977

[18] Çorotegin, Tınçtıkbek, Kaşgarlı Mahmud’un Divanı ve Manas Destanında Doğu Türklerinin Savaşları, Naskali, Emine Gürsoy, Bozkırdan Bağımsızlığa Manas, s.160-165, Türk Dil Kurumu Yayınları, 1995

[19] Balcıoğlu, Tahir Harimî, Mezhep Cereyanları – Alevîler’in Mühim Fa’aliyete Geçmeleri Ve Türkistan’a Alevî Dâîlerinin Yayılmaları, s. 50, Hilmi Ziyâ Neşriyâtı, Ahmet Sait Tab’ı, 1940.

[20] Hedonizm, hoşa giden her şeyi mübâh sayan bir anlayıştır. Farsça olan Hûrremî kelimesi de, hoşçu, hedonist gibi anlamlara sâhibdir. 

[21] Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk-İslâm Medeniyeti, s. 282, Turan Neşriyat Yurdu, 1969

[22] http://www.alevihaberajansi.com/index.php?option=com_content&task=view&id=1391&Itemid=2

[23] Kocaova, Kutlu Altay, Tengriciliğin Yaşayan Bir Yansıması: Kafatası Kültü - http://www.kutlualtay.net/kafatasikultu.htm

[24] Türk soyundan gelmekle berâber, kendisine “seyyid” demekte ve Kureyşli olduğunu söylemektedir.

[25] Gölpınarlı, Abdülbaki - Boratav, Pertev Naili, Pir Sultan Abdal, s. 56-57, Ankara 1943